• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/profile.php?id=100026682783437
  • https://api.whatsapp.com/send?phone=+905054704174
  • https://twitter.com/tumgiad/status/1197240885353877506?s=20
  • https://www.instagram.com/p/B8rst8oAqBV/?igshid=11c9oks0npgxk
  • https://www.youtube.com/channel/UChCYHZdDeqmSN9fvroCx10Q
Translate
Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü, Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü, Işık ışık, dalga dalga bayrağım! Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.

Sana benim gözümle bakmayanın Mezarını kazacağım. Seni selâmlamadan uçan kuşun Yuvasını bozacağım. Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder... Gölgende bana da, bana da yer ver.

Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar: Yurda ay yıldızının ışığı yeter. Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün Kızıllığında ısındık; Dağlardan çöllere düştüğümüz gün Gölgene sığındık.

Ey şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı; Barışın güvercini, savaşın kartalı Yüksek yerlerde açan çiçeğim. Senin altında doğdum. Senin altında öleceğim.

Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim: Yer yüzünde yer beğen! Nereye dikilmek istersen, Söyle, seni oraya dikeyim!

Arif Nihat Asya
Kültür Portalı
Site Haritası
Başarı ve Mücadelenin Hikayesi! Melahat BAYRAM




Bu öykü  yurdumuzdaki milyonlarca Melahatlardan birinin öyküsü…Bir başarı yada bir engellenmenin öyküsü olup olmadığı tartışılır belki…Fakat bir başkaldırının öyküsü olduğu gerçektir.

Bu öykü; başlık parası karşılığı alınıp satılan, berdel diye karşılıklı takas edilen, evlendirildiğinde ‘kızı sattım’ diye övünülen, asker mektuplarında hatırı sarı öküzden sonra sorulan, Cumhuriyet Türkiye’sinde halen daha kara çarşaflara büründürülmek istenen Anadolu kadınının varoluş öyküsüdür.

Öte yandan uğruna cinayetler işlenen, dağlar delinen, çöllerde sürünülen, uğruna zindanlarda çürünülen anamız, avradımız, yar’imizin başkaldırışının bir öyküsüdür bu.

 

O zamanlar sadece kırk bin nüfuslu bir Anadolu kasabasında 1967 tarihinde, beş çocuklu bir işçi ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldim. Cumhuriyetle birlikte kurulan, Demirçelik fabrikalarıyla hayat bulan, on beş bin fabrika çalışanıyla insanlarının büyük bölümünün gecekondularda oturduğu ama mutlu olduğu bu Cumhuriyet kentinde, Karabük’te doğdum ben. Bugün için fabrikalarında düşük ücretle sadece üçbin beşyüz işçinin çalıştırıldığı, nüfusu yüz bini bulmuş, insanlarının mutsuz ve gelecekten umudunu yitirmiş olduğu talihide adı gibi kara olmuş Karabük’te doğdum ben.

O dönemlerde Anadolu’nun kırsal kesimlerinde, doğusunda ve güneyinde kız çocuklarının hemen hemen  hiç okutulmadığı bu ülkede ancak ilkokulu bitirebildim.Sanırım bu doğuştan gelen bir sevda olsa gerek, elbise dikimine özel bir ilgim vardı. Bulabildiğim eski gazete kağıtlarına kendime göre modeller çizip keserek bunları birbirine yapıştırarak kağıt bebekler üzerine, kağıt elbiseler giydiriyordum. Annemin evde olmadığı zamanlar bu kestiğim kağıtları annemin eski dikiş makinasında dikiyor, sık sık makinenın bozulmasına neden olup zılgıtı yediğimde oluyordu tabi. Bu dikiş dikme sevdası yüzünden ilkokulu bitirdikten sonra üç yıl boyunca Kız Meslek Lisesi ve Halk Eğitim Merkezi’nin açtığı dikiş nakış kurslarına gittim. Buralarda çok şey öğrendim. Ancak bunların yeterli olmadığı da bir gerçekti. Okumaya, orta okulu ve liseyi dışardan bitirmeye karar verdim. O dönem Karabük ilçe olduğu için sınavlar Zonguldak’ta yapılıyordu. Sadece trenle gidilip gelinebilen- bu günde öyle ya-  ve günler süren çileli tren yolculuklarının ardından önce ortaokulu ardından da liseyi bitirdim.

Bu arada mahallemizde bulunan, hepside benim konumumda, ancak yaşları benden küçük olan on-onbeş kız çocuğuna dikiş eğitimi verdim. 1986 yılında Halk Eğitim Merkezi’nde usta öğretici olarak göreve başladım. Burada çok takdir edilmeme rağmen, buradaki çalışmaları ideallerime kavuşmak için yeterli bulamadığımdan  dolayı ayrıldım. Yeni bir şeyler yapmak, yeniden bir yerlerden başlamak gerektiğini düşündüm. Düşüncelerimi Sosyal Dayanışma Vakfı’na anlattım. Düşüncelerimi olumlu karşıladılar. Kısa bir zaman sonrada bir overlok makinesiyle  katkıda bulundular. Vakıftan dönerken bir tane kesim makası aldım. Çok mutluydum. Hani garibin; bir nal bulup” iş üç nala bir ata kaldı” deyip sevindiği gibi. Bende bir makas almıştım. Hiçbir şey yapmasam  bile çok mutlu olmuştum.Bir süre sonra biriktirdiğim bir miktar para ile babamla birlikte İstanbul’a doğru yola çıktım. O dönemde İstanbul bizim için fırsatlar ülkesi Amerika gibiydi. Işıltılı , yeni ufukların kapısı gibiydi. Elimdeki parayla bir makine ve biraz kumaş aldım. O güne kadar odun kömür koyduğumuz, eski eşyalarımız attığımız evimizin bodrumunu küçük bir atölyeye çevirdim. Pencere kenarına koyduğum pilli küçük radyodan cızırtılı sevda türküleri dinliyordum artık.

Diktiğim ürünleri kapı kapı dolaşarak pazarlamaya başladım. Okullar, devlet daireleri, bankalar pazarlama yaptığım temel yerlerdi. Yaptığım iş çok yorucuydu, buna daha fazla dayanamadım. Eski bir otomobil aldım, ehliyeti daha önce almıştım zaten. Kontağı ilk çevirdiğimde burnuma gelen yanık yağ ve benzin kokusunu hiç unutamam. Aradan geçen bunca yıla rağmen o koku zaman zaman burnumun direğini sızlatır. Bu eski otomobille birlikte hem üretimimi hem de pazarlama işlerini geliştirdim. Kazandığım paralarla birkaç tane daha bu kez sanayi tipi makineler  aldım. Bunların çalıştırmayı, zaman içinde tamirlerini bile öğrendim. Artık bu küçük bodrum katından çıkmalıydım. Radyoyu büyütmeli, daha büyük sevda türküleri dinlemeli ve söylemeliydim.

 1996 yılı içinde yirmi beş makinelik bir atölye açtım. Gözleri ışıl ışıl, kırmızı yanaklı, kimi baş örtülü, kimi baş açık yirmi beş tane gencecik kızı işe alarak; Ay’a ilk ayak basan Neil Armstrong’un ; “ Bu benim için küçük, insanlık için büyük bir adımdır” dediği gibi “ülkenin tekstil sektörü için küçük , kendim için büyük bir adım attım.” Ülkenin tekstil sektöründe marka olmuş firmaların üretim yaptım. İşler iyi gidiyordu. Gerçi büyük firmalar bizlere çok düşük fiyatlara üretim yaptırıyordu ama olsun. Türk insanı olarak bizler günde on iki-on altı saat çalışmaya alışmıştık. Hem içimizde hepimizin “ Biz filan firmaya mal yapıyoruz” demek gibi garip bir övünme payı çıkarıyorduk kendimize.

Hedefim çalışan sayısını elliye, yüze, iki yüze çıkarmaktı.Ancak, bir sel baskını bütün hayallerimizi aldı götürdü. Bu kente kat kat binalar yapanlar, bu binaları allayıp pullayanlar insan hayatını sırf kazanç elde etmek için hiçe sayıyorlarmış. O zaman anladım ki süslü bahçeler, uydurma parklar yapmak hiçbir şeymiş.  O sel baskınında benim ve birçoklarının atölyeleri sele gitti. Selle giden sadece makinelerimiz, diktiğimiz ürünler değildi. Selle  birlikte giden ; yaşları sadece onbeş ile yirmi arasında olan , o ışıl ışıl, pırıl pırıl  25 genç kızın  umutları ve gelecekleriydi. Filyos nehri bu gelecekleri, bu umutları Karadeniz’in karanlık ve soğuk sularına gömdü. Radyomuz artık sevda türküleri söylemiyordu.  Ve akan gözyaşlarımızın akan sel sularından daha fazla olduğu acı bir gerçekti.

 Gerçi çok yardımların geldiği söyleniyordu. Ama bunların hiçbiri biz küçük yatırımcılara ulaşmadı. Aşık İhsani’nin dediği gibi birileri “Bir hiç iken iki yılda milyoner” oldular. Selden kalan makineleri hurdaya verdim. Her tarafı balçıklara bulanmış, diktiğimiz ürünleri köyümüzdeki oluklarda günlerce yıkadık, kuruttuk, ütüledik, pazarlarda neredeyse hibe  fiyatına sattık. Benim zoruma giden bunlar değildi. Benim zoruma giden koskoca cumhuriyetin, cumhurbaşkanı, başbakanı ve bakanları ile diğer yetkililerin sadece gösteriş için gelip hiçbir şey yapmadan gitmeleriydi.

O zamana kadar sipariş yaptığımız firmalardan hak edişlerimizi de vermediler. Esnafa kredi veriyor gözüken Kosgeb ve Kobi kuruluşlarının hiç birinden kredi alamadım. Hepsi de önüme bitmek tükenmek bilmeyen bürokratik engeller çıkardılar. Bizim gibi namusuyla, emeğiyle, alın teriyle çalışanlara verilmeyen destekleme kredilerinin kimlere verildiğini doğrusu hiç merak etmiyorum.

Bütün bu olaylardan sonra yine yılmadım. Şehir merkezinde küçük bir imalathane açtım. Şimdilik üç dört kişiyiz. Yanına da küçük bir satış mağazası açtım. İlk hedefim buradaki üç dört kişiyi otuz kırk kişilere çıkarmak. Hiç yılmadım , yılmayacağımda !

Asıl amacım fabrika kurmaktı. Tasarımlarımı yurt içinde ve yurt dışında tanıtmaktı. Ama olmadı. Varsın olsun. Başta da söylediğim gibi, şimdilik belki başaramadım. Ama inanıyorum ki bu topraklardan daha binlerce Melahatlar çıkacak..

 Yeter ki Büyük Atatürk ‘ün ; “Büyük olmak için hiç kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın. Ülke için gerçek amaç ne ise onu görecek, o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır , herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır, fakat sen buna karşı direneceksin.” Sözlerinden hareketle direnmeye devam edeceğim.

Şimdi kırk yaşındayım. Bu hayat savaşında sevdalanmaya, aşık olmaya, evlenmeye hiç zamanım olmadı. Şimdi belki mutlu değilim. Ama umutsuz da değilim. Hayatım sürdüğü sürece bu umudum hep sürecek.

Her 8 Mart Dünya Kadınlar gününde, ağaçların filizlenmeye başladığı, çiçeklerin açmaya hazırlandığı bu günde; her gün iş yerimin önünden geçen hepsinin sırtında bir bebesi olan dilenci ama dilenci olmayan kadınları gördükçe, karşıdaki lokantadan ekmek dilenen yaşlı teyzeyi, televizyonlarda kocaları tarafından terk edilen çaresiz  kadınları, logar çukuruna düşen Dilara ‘nın cansız bedenini, kadın programlarında dövülen, terk edilen, aşağılanan, Anadolu kadınlarının öykülerini izledikçe yüreğim yanar, gözyaşlarıma engel olamam. 

Kurtuluş Savaşı ‘mızın nasıl ki Nene Hatun ‘ları , Kara Fatma ‘ları varsa, bende bu kalkınma savaşında ,bu ekonomik savaşta bir Nene Hatun , bir Kara Fatma olmak istedim. Ve hep bunun için mücadele ettim. Mücadele etmeye devam edeceğim.

Ben Melahat…! Anadolu Kadını Melahat !
Yeni ufuklara, yeni açılımlara ve yeni sevdalara ;
       –  Merhaba …!
  
149 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
TÜRKİYE HABER
TÜMGİAD BUSİNESS
GAZETE TÜMGİAD
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar7.39337.4229
Euro8.99819.0341
Saat
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam21
Toplam Ziyaret195244